Havalimanı genellikle dünyaya açılan bir kapı olarak tanımlanır, ancak gerçekte hayatın en derin çelişkilerinin küçük birer örneğidir. Zarif cam cephelerin ve Duty-Free mağazalarının parıl parıl parlayan ışıklarının ardında, giderek "sahte" hissettiren bir dünya yatar. Seyahatlerim sırasında, cilalı mermerin altında gizlenen o çarpıcı gerçeği ortaya çıkarmak için uçuş panolarını izlemeyi bırakıp çevremdeki yüzlerde yazılı olan hikâyeleri okudum.
Duty-Free'nin İhtişamı ve Emeğin Zorluğu
Terminalin kalbinde, kimilerinin göz açıp kapayıncaya kadar satın aldığı lüks mallar yığılı duruyor. Buna rağmen kalabalığın arasında, sırf bir öğün yemek ihtiyacını karşılayabilmek için sessizce ve yorulmaksızın çalışan temizlik görevlisi koşturup duruyor.
Yakınlarda ise tezgahtar, yüzünden eksik etmediği sahte olmayan ama mesleki bir gülümsemeyle duruyor. Yüzlerce dolar değerindeki bir lüks ürünü satmak için psikolojik bir dans sergiliyor; oysa ödülünün %5'i geçmeyen cılız bir "komisyon" olduğunun da bilincinde. Bu, sahte dünyanın ilk katmanı: Bir malın fiyatının, arkasındaki insan emeğinin değeriyle hiçbir ilişki sergilemediği tuhaf bir paradoks.
Kalabalıktaki Sesler: Aynı Madalyonun İki Yüzü
Sessiz sütunların arkasında kulak kabartırsanız, gerçeğin acılığı sızmaya başlar. Bir satış elemanının telefonda, "zor zamanların" ağırlığıyla dolu bir ses tonuyla, ailesinin basit ihtiyaçlarını neden karşılayamadığını açıklamaya çalıştığına kulak misafiri oldum.
Sadece birkaç adım ötede bir başka yolcu, faturayı bir şirket ödediği için "küçük bir ülkenin bütçesini" düşünmeden harcıyor. Bu alanda en nihai adaletsizliği görüyorsunuz: Bir şişe su alacak parası olmayanlarla, sırf kendi parası değil diye gözüne kestirdiği her şeyi tüketenler.
Kutsal Yolculuk ve Alın Teri
Belki de en dokunaklı manzara "sıradan yolcu"dur. Bunlar, bir uçak biletinin bir ömürlük birikimi temsil ettiği insanlardır. Buraya alışveriş için gelmemişlerdir; kutsal bir mekana hac ibadetine gitmek ya da sevdikleri birini görmek üzere yoldadırlar. Maddi olan her şeyi manevi bir ihtiyacı karşılamak feda etmişlerdir.
Onların karşısında ise dişini tırnağına takarak çalışan, yorgun ama yüzünden samimi bir gülümseme eksik olmayan emekçiler var. Onların mutluluğu dükkanlardan satın alınmaz; çocuklarının rızkını çıkarmanın verdiği o saf "gönül rahatlığından" süzülür gelir. İnsana şu soruyu düşündürtüyor: Asıl zengin kim?
Hayatın Sonbaharı: Zamandan Alınan Vergi
Koridorlarda yürürken yaşlı yolcuları fark ettim. En güzel yıllarını çalışarak ve mücadele ederek geçirmişler, şimdi emeklilikte nihayet dünyayı görmek için hem paraları hem de vakitleri var. Ancak bu tablo biraz hüzünle boyanmış durumda; imkânları var ama artık bu yolculuğun tadını sonuna kadar çıkaracak fiziksel güçten ve gençlik kıvılcımından mahrumlar. Bu hayatın en zalim ironisi: Ödülü bize ancak o ödül tutkumuz sönüp gittikten sonra veriyor.
Felsefi Karar: Biz Neredeyiz?
Bu yolcu denizinin ortasında kendimi "Dertli Gözlemci" olarak buldum. Ne bir komisyon peşinde koşan ne de bir lokma ekmek için mücadele eden, ama sadece gerçeği çözmeye çalışan gri bir alanda duruyordum.
Kim Haklı, Kim Haksız? "Havalimanı kanununda" basit bir haklı ya da haksız yoktur; sadece kusurlu bir sistemin biçimlendirdiği roller vardır. Haksızlık, faturayı şirketin ödediği yolcu değil, tek bir öğün yemeğin bir işçinin aylık maaşından daha pahalı olmasına izin veren sistemdir. Haklılık ise kutsal bir hedefe ulaşmak için son kuruşunu ödeyen yolcudur. Pusulası şaşmayan tek kişi odur; paranın sadece bir araç olduğunu, asıl varış noktasının ruh olduğunu bilir.
Mutluluğun Paradoksu
Gerçekten Mutlu Olan: Çocuklarının yemek yediğini düşündüğünde yüzü gülen mücadeleci işçidir. Onun mutluluğu, alın terinin ve başarının köklerinden beslenir.
Gerçekten Sefil Olan: Dünyayı sadece bir "yüzdelik dilim" penceresinden gören tezgahtar ve içindeki boşluğu mücevher dolu poşetlerle doldurmaya çalışan zengin yolcudur. Onlar tüketim çarkının içine hapsolmuşlardır.
Son Kalkış: Objektifi Parçalamak
İşte bu farkındalık, "sahte" olanı "gerçek" olandan ayıran şeydir. Dünyayı, değerimizi sahip olduklarımız ya da uçakta oturduğumuz koltukla belirlediğimizde sahte olur. Sadece mermerin parıltısının ötesine geçip çalışan insanın nasırlı ellerindeki çatlakları gördüğümüzde gerçek ve samimi hâle gelir.
Hepimiz birer yolcuyuz; ancak en büyük yolculuk bizi yeni bir ülkeye götüren değil, dünyaya olduğu gibi bakabilme aydınlanmasını veren yolculuktur.
Yazan: Muhammed Safar
Yayınlayan: Oğuz Kağan Aydın